Ankara’da mimari, insanı karşısına almaz; yanına alır. Yapılar, insanı küçültmek için yükselmez, ezmek için genişlemez. Şehirde vakıf eliyle yapılan her yapı, önce insanı düşünür. Caminin avlusu, imaretin kapısı, çeşmenin başı… Hepsi insanın durabileceği, nefes alabileceği bir mesafe bırakır. Ankara’nın mimari terbiyesi, tam da bu mesafede gizlidir.
Vakıf yapıları, Ankara’da yalnızca ibadet ya da hizmet mekânları değildir. Onlar, şehir hayatının toplanma noktalarıdır. İnsanlar bu yapılarda sadece namaz kılmaz, sadece yemek almaz; karşılaşır, bekler, konuşur, susar. Mimari, burada hayatın akışına katılır. Bu katılım, yapıyı canlı tutar. Canlı kalan yapı, estetik olarak da eskimez.
Ankara’da vakıf mimarisi, süsleme üzerinden konuşmaz. Taş işçiliği vardır ama gösterişe kaçmaz. Bezeme, yapının önüne geçmez. Duvar, kendini anlatmak için bağırmaz; işini yapar. Bu sadelik, Ankara estetiğinin bilinçli bir tercihidir. Çünkü şehir, mimarinin insanın önüne geçmesini sevmez.
Bu tutum, vakıf yapılarının şehirle kurduğu ilişkiyi de belirler. Yapılar, çevresini yok saymaz. Sokakla, meydanla, mahalleyle konuşur. Bir cami, etrafındaki hayatı kesmez; ona yön verir. Bir imaret, yalnız yemek dağıtmaz; mahalleye ritim kazandırır. Ankara’da mimari, yönlendirir ama hükmetmez.
İnsan ölçeği, Ankara mimarisinin temel ilkesidir. Yapılar, insanın adımına göre kurulur. Avlular çok geniş değildir, kapılar çok dar değildir. Ne insan kaybolur ne de sıkışır. Bu denge, şehri rahatlatır. Ankara’da dolaşırken insanın yorulmamasının sebeplerinden biri de budur: Şehir, insanı zorlamaz.
Vakıf geleneği, bu mimari anlayışı kuşaktan kuşağa taşımıştır. Yapı, yalnız bugünün ihtiyacını karşılamak için yapılmaz. Yarın da işe yarasın diye düşünülür. Bu yüzden Ankara’da vakıf yapıları geçici değildir. Şehir değişse bile, onlar yerinde durur. Yerinde duran yapı, şehre güven verir.
Bu güven, estetiği de besler. İnsanlar, her gün gördükleri yapıyla kavga etmez. Yapı, şehrin parçası hâline gelir. Ankara’da estetik, bu alışkanlık üzerinden oluşur. Göz, süse değil; uyuma alışır. Uyum ise en kalıcı güzelliktir.
Ankara’nın mimari dili, bu yüzden sert değildir. Taş kalındır ama kaba değildir. Duvar sağlamdır ama soğuk değildir. Yapı, kendini sevdirmek için uğraşmaz. Zamanla kabul edilir. Kabul edilen şey, şehirden kolay kolay atılmaz.
Vakıf yapıları, Ankara’nın mimari hafızasını ayakta tutan kolonlar gibidir. Şehir sallansa bile, bu kolonlar sayesinde tamamen yıkılmaz. Mimari, burada bir estetik gösteri değil; bir denge unsurudur. Denge bozulmadıkça şehir ayakta kalır.
Ankara’da taş, insanla birlikte yaşar.
İşte bu yüzden bu şehirde mimari, yalnız görülmez; yaşanır.